şarap dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şarap dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2011 Pazartesi

Neal Martin’in puanlarının ardından…

Yaklaşık 1,5 sene önce Kayra'nın o zamanki şarap direktörü ile görüştüğümde bana Robert Parker ve çalışma arkadaşlarına ulaşmanın pek imkan dahilinde olmadığından ve Türkiye'nin müslüman bir ülke olduğu için şarap açısından yurtdışında pek fazla şansı bulunmadığından bahsetmişti. Ben de kendisine bu görüşe katılmadığımı belirtmiş, organize ve planlı bir şekilde hareket ederseniz elbet belli bir oluşum ve girişim olabilir demiştim.
Şimdi görüyorum ki, yavaş yavaş o zamanlar bahsettiğim bu oluşum meyvelerini veriyor. Neal Martin'in "erobertparker.com"da Türk şaraplarını yorumlaması ve puanlaması bence her şekilde iyi bir gelişme ve yukarıda anlattıığım hikaye dolayısıyla benim için çok anlamlı bir olay. Ancak burada bana göre dikkat edilmesi gereken şey, Neal Martin'in ve daha nicelerinin bu tadımları ve notlandırmaları sadece Londra, Türkiye veya belli başlı diğer etkinliklerde mi yapacakları, yoksa bunun bir sürekliliğinin olacağı mı?
Bakınız bu tür oluşumlar kolay değildir, o bakımdan Robert Parker'ın sitesinde Türk şaraplarının puanlamasını geçtim, isimlerinin bile olması sitede bu notları okuyan birçok insanda "Türkler şarap mı yapıyormuş?" izlenimi bırakmıştır bundan eminim.
Zaten buradaki meselede birinci amaç bu... Bir farkındalık yaratmak... “Bu dünyada biz de varız” demek…
Gelelim diğer meseleye... Şimdi bana göre burada 2 husus önem kazanıyor...
Birincisi, elbette ki puanların gerçekten kaliteyi yansıtıp yansıtmadığı meselesi ki bu konuya genelde herkes parmak basıyor zaten... Yine de bir gerçeği lütfen gözardı etmeyelim, dünyada o kadar kalitesiz veya düşük kaliteli şarap ticareti yapılıyor ki, Neal Martin'in tadımını yaptığı şarapların çoğu bu şaraplar gibi ticaret hacmine dahil olabilir - ki bana göre olmalıdır da... Bahsedilen şaraplar belki bu puanları çok haketmiyordur, doğrudur, belki de "psikolojik" bir puanlama olmuştur bu Neal Martin için... Puanlamada Martin'in fiyat unsurunu da göz önünde bulundurduğunu tahmin ediyorum bu arada... Imperial'in diğerlerine göre daha düşük puan almasının sebebi bu da olabilir belki...
Ancak yine de, fazla kötümser olmamak lazım ve bana göre "tüm şaraplarımızla" yurtdışında temsil edilmemiz lazım... Burada önemli olan tek unsur pazarlamada ve kalitede sürekliliği tutturabilmek... Valla sizi bilmem ama o kadar şarap üreten ülke hem kalitelisi hem de kalitesizi ile yurtdışına şarap satabiliyorken, kendimizi doğru yönlendirip belli bir alçakgönüllülük çerçevesinde hep daha iyiyi yapmaya çalışarak ve fiyat-kalite dengesini koruyarak yurtdışına açılmamız gerekir diye düşünüyorum ben... Sürekliliği olan bir ihracatın ne gibi bir zararı olabilir ki?
Bu konuyla ilgili diğer önemli husus ise, Neal Martin'in Robert Parker'ın sitesinde hitap ettiği kesim... Şimdi, şarap üreticilerinin bir araya gelip bir platform kurması ve ünlü şarap uzmanlarına şarap tattırmalarıyla başlayan bu süreçten şu ana kadar ne gibi sonuçlar alındı bunu bilmiyorum - bilmiyoruz (bilen varsa bildirirse sevinirim)... Beklenen sonuç Fat Duck'ın Kayra'dan sürekli Imperial sipariş etmesi midir? Ya da Sevilen’in El Builli'ye (ki Ferran Adria dükkanı kapatıyor yakında) sürekli Sevilen 900 göndermesi midir? Nedir?... Hedefimiz Michelin yıldızlı restoranlar mıdır? Yoksa İngiltere’de, Amerika’da veya Kıta Avrupa’sında ve hatta Uzakdoğu’da herhangi bir market veya restoranda orta kalite bir Türk sofra şarabının bulunması mıdır? Ya da ikisi de mi?
Bunların hepsi ayrı ayrı planlamalar, üretim ve kalite süreçleri ile satış-pazarlama şekilleri gerektirir… Ancak bir şey değişmez, o da fiyat-kalite dengesinin her zaman dünya standartlarında olması gerekliliğidir… Neal Martin’den 84 puan almış bir şaraba aklı başında bir şarap tüketicisinin 60- 70 Euro ödeyeceğini pek sanmıyorum… Ama 89 – 90 puan almış bir şaraba 15 - 20 Euro ödenebilir belki, fakat bu noktada da herkesin konuştuğu husus olan “kalite” meselesi ortaya çıkabilir… Bu kaliteyi sadece Neal Martin’in puanları göstermez elbette, diğer tüm şarap uzmanlarının da aynı şaraplar için ne gibi tepkiler verdiklerine bakmak gerekecektir. Bu yüzden yazının başlarında yazdığımı burada tekrarlamak isterim, söz konusu şarap uzmanlarının Türk şaraplarını farklı yerlerde tatmaları ve değerlendirmeleri de gerekmektedir. Yoksa fuardan fuara ya da davetten davete uzanan tadımlar ve puanlar kendimizi kandırmaktan öteye geçmez… E bunun için de şarapların yurtdışında farklı yerlere satılması gerekir ki artık bu kadar aktiviteden sonra bazı filizlerin oluşmuş olması lazım diye düşünüyorum…

14 Mart 2011 Pazartesi

Neal Martin www.erobertparker.com ‘da Türk Şaraplarını Puanladı…

Nihayet uzun zamandır beklenen bir durum gerçekleşti ve dünyanın en ünlü şarap uzmanlarından Robert Parker'ın sitesi www.erobertparker.com 'da Türk Şarapları sitenin şarap uzmanlarından Neal Martin tarafından yorumlanıp puanlandı... Yapılan tadımların hepsinin Londra’daki Türk Şarap Seminerinde yapıldığını göz ardı etmemek gerek… Türk şaraplarıyla ilgili bu tarz tadımların ve puanlandırmaların uluslararası çapta daha sıklıkla ve değişik yerlerde yapılması dileğiyle… 

2009 Vinkara Narince, 88 puan
Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has an attractive cooking apple, quince tinged nose with moderated definition, a touch of orange zest and kumquat developing with time. The palate has a ripe phenolic entry, a whiplash of fresh ginger and lemongrass, a touch closed towards the finish but that spiciness lingers nicely. Very fine. Tasted May 2010.
2009 Idol Smyrna Chardonnay/Sauvignon Blanc, 88 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. Hailing from Ismir, (Smyrna is the ancient name for Ismir). Pale colour. Just a touch of wet wool and peach skin on the nose. Moderate definition. Tight on the palate, good weight, nice tautness, neutral in style with a waxy finish. Not bad at all. Tasted May 2010.
2009 Kavaklidere Cotes d’Avanos Narince/Chardonnay, 91 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. A blend of 70% Narince and 30% Chardonnay. This has a very refined, intriguing nose with fine definition, hints of peach skin, elderflower, jasmine and nectarine. The palate is very well-balanced on the entry, struck through with vibrant acidity, touches of orange zest, citrus lemon with a bright lively finish with just a little oak poking out on the finish. One of those wines that remind you that greatness can flourish anywhere. Tasted May 2010.
2008 Kavaklidere Pendore Bogazkere, 88 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. A rustic, mulberry and blackcurrant leaf nose that you kind of expect to be poured into a simple carafe. Yet enjoyable in its own way. A dark chocolate tinged entry, grippy tannins, good weight, Tannat-like with a dense finish with a hint of “grappa” on the aftertaste. Natural, rustic and again, utterly charming. Tasted May 2010.
2009
Likya Isinda Kalecik Karası, 85 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. Pale salmon colour. Quite a creamy nose that is showing quite a bit of oak. Sharp entry, nice cohesion here, quite rounded, hints of lemongrass interlacing the strawberry and red cherry, very polished and soft on the finish. Tasted May 2010.
2009
Kayra Terra Kalecik Karası, 86 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. A slightly deeper salmon hue that its peers. This has a more generous bouquet with rose petal, dried flowers, light strawberry and cherry. The palate has good weight, a tang of lemongrass on the entry, sharp acidity, fresh and the slightly reductive finish but fine length. Tasted May 2010.
2009
Vinkara Kalecik Karası, 89 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has a bright ruby colour. The nose has mulberry, sloe and black plum, perhaps just needing a little more delineation. But the palate has a crisp entry, vibrant acidity, a nice spicy tang inflecting the racy red-berried fruit with touches of pomegranate, cranberry and a hint of allspice. Good length with sandalwood on the finish. Excellent. Tasted May 2010.

2007 Doluca Kav Tugra Öküzgözü, 89 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. Deep, limpid dark ruby colour. Ripe and rounded on the nose: dark cherries, plum, a touch of seaweed and iodine. Moderate definition. The palate is medium to full-bodied with firm, grippy tannins, a lively spicy entry followed by crunchy, peppery red-berried fruit, slightly viscous towards the finish, blueberry jam on the aftertaste. Tasted May 2010.

2006 Kayra Imperial Öküzgözü, 84 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This is a little too acetic for me, some nail varnish on the nose that rather spoils the overall effect. The palate has a fair bit of oak but underneath there is some decent fruit here, touches of dark chocolate, sandalwood and mocha inflecting the black fruit with a fine tannic finish. Just let down by the nose and the clumsy use of oak. Tasted May 2010.

2007 Sevilen Sevilen 900 Cabernet Sauvignon, 86 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has a rich, but well-defined nose with black cherries, pomegranate, a touch of sandalwood and a hint of mushroom. The palate is full-bodied with cloves on the entry, quite tannic, a little drying towards the finish with dark chocolate, a touch of black pepper and fennel. Abrupt finish. Fine, but it needs to soften a little. Tasted May 2010.

2007 Doluca Karma Merlot/Bogazkere, 88 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. Very deep colour. It has a broody, mulberry and Oriental spice on the nose. The palate is full bodied with muscular tannins from the Bogazkere (aka “throat scratcher”) leading to a dense, Cornas-like tannic finish. Rustic but charming. Tasted May 2010.

2007 Likya Kızılbel Cabernet Sauvignon/Bogazkere, 87 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has a rich mocha and dark chocolate scented nose that somehow reminds me of a mature Brunello from Biondi Santi! The palate has a spicy entry, firm tannins, quite savoury and gamey, touches of chocolate and black pepper towards the finish. Tasted May 2010.

2007 Consensus Shiraz/Merlot/Cabernet Sauvignon, 86 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has a very fine nose, good delineation with red-berried fruit, wild strawberry, raspberry and judicious use of vanillary oak. Soft entry, good weight, thick chewy tannins although there is a touch of dryness on the liquorice-tinged finish. Tasted May 2010.

2007 Sevilen Centum, 89 puan

Tasted at the Turkish Wine Seminar in London. This has a lifted, slightly obvious nose with dark broody black fruit, a touch of pastille and black cherry. The palate has a fine liquorice-flavoured entry with a Cote-Rotie like personality. Nicely balance, grippy finish with nice use of new oak. Very fine. Tasted May 2010.

25 Şubat 2011 Cuma

İlginç bir şarap icadı! Screwpull 3 in 1…

Geçtiğimiz günlerde kız kardeşim sağ olsun bana Londra’dan şarapla çok ilginç bir “icat” getirdi: “Screwpull 3 in 1”. Bununla ilgili ön bilgiyi bir önceki yazımda vermiştim.
Alet kısaca bir nevi üçü bir arada işlevi görüyor. Yani hem havalandırma yapıyor, hem damlalık hem de kapak görevi görüyor.
Normalde son dönemlerde çıkan havalandırma aletleri ufak bir mikser olmasına rağmen, bu aletin içindeki tüpte yer alan karşılıklı ve düzenli şekilde yerleştirilmiş delikler sayesinde çift havalandırma sistemi oluşuyor. Açıkçası, ben önceki yazımda anlattığım “Laeltanza Crianza 2004”ü hem normal şekilde hem de bu aletle beraber iki ayrı kadehte içtim.
Aradaki fark anlatılmaz yaşanır boyutta… Havalandırıcıyı kullandığımda özellikle meşeden gelen ardıç, deri, tütün, is gibi aromalar ile baharat aromalarının çok daha yoğunlaştıran bir etkiye sahip olduğunu gördüm. Buradaki mesele şarabı karafa aktarmadan daha hızlı şekilde havalanmasını sağlamak ve böylelikle aroma yoğunluğunu artırmak ve tanenleri dizginlemek bir nevi.
Şarap şişesinin üzerine rahat bir şekilde oturduğu için servis yaparken kullandığımız damlalık görevine de sahip olan bu aletin bir diğer görevi de “kapak” işlevi görmesi. Aletin 90 derece dönebilen başlığı, iç taraftaki ağzını kapatarak, şarabın belli bir süreye kadar (bence bu süre bir günü aşmamalı) kapağı kapalı olarak buzdolabında saklanmasını sağlıyor.
Önümüzdeki günlerde “boğazkere” gibi yüksek tanenli şaraplarda denemeyi de düşünüyorum, bakalım nasıl bir sonuç çıkacak.

17 Şubat 2011 Perşembe

Fransa’da şarap ve alkollü içki ihracatında artış… ve yeniden Türk şarapçılığı…

Terre de vins” ve “Vitisphere”in haberine göre, Fransız Şarap ve Alkollü İçki Federasyonu “FEVS” 2010 yılı ihracat rakamlarını açıklamış. Fransa’da şarap ve alkollü içki ihracatı 2010 yılında 9,09 milyar Euro’ya çıkarak 2009 yılına göre %18 kadar bir artış gerçekleşmiş ve kötü geçen 2009’un ardından üreticiler rahat bir nefes almış.
Fransız Şarap ve Alkollü İçki Federasyonu “FEVS” 2011 için ihracatta %5 ila 7 oranında bir artış beklediklerini açıklamış.  Bu bağlamda söz konusu ihracat rakamları 2007 ve 2008’deki tarihi rekorun da üzerine çıkmış olacak.
İhracattaki başlıca pay sahipleri ise Konyak, Votka, Şampanya ve Bordeaux bölgesi şarapları. Konyak üreticileri %33’lük artışla 1,85 milyar Euro’luk ihracat rakamına ulaşırken, Votka üreticileri %40 artışla 332 milyon Euro’luk ihracat yapmış. Şampanya ihracatı %22’lere dayanmış ve 1,9 milyar Euro’ya ulaşmış, Bordeaux bölgesi şarapları ise ihracat yükünün %17’sini çekmekte.
İhracatta yaşanan artışın başlıca sebebi tahmin edilebileceği gibi daha önceki yazılarımda da bahsettiğim Uzakdoğu pazarında yaşanan müthiş gelişmeler ve ABD pazarının toparlanması olarak görülüyor.
ABD halen %25,4 artışla Fransız şarap ve diğer alkollü içki ihracatındaki 1,6 milyar Euro’luk payıyla Fransızların en büyük müşterisi konumunda. ABD’yi İngiltere %7i5 artışla 1,3 milyar Euro, Almanya %5,4 artışla 789 milyon Euro ve Belçika %2 azalışla 593 milyon Euro’luk ihracat hacmi takip ediyor. Çin ise %78,8 (dikkat buyurunuz) artışla bu ülkelerin ardından beşinci sıraya çıkarak Fransız ihracatına yaklaşık 564 milyon Euro’luk bir katkı sağlamış.
Tabi tüm bu rakamlar ve ticaret hacimleri belli başlı planlı çalışmaların ürünü. Genel anlamda, daha önce de defalarca kez yazdığım gibi, her alanda olduğu gibi şarapçılıkta da “sürdürülebilir bir kalkınma” vardır. Bu kalkınma, satış ve pazarlama faaliyetlerinin sürdürülebilir olmasının yanı sıra, genel anlamda kalitenin de sürdürülebilirliği ile gerçekleşebilir.
Bizim şarapçılığımızda sürdürülebilir bir kalite anlayışı, kalitenin fiyata dengeli bir şekilde yansıması ve satış-pazarlama faaliyetleri ile desteklenmesi gibi bir anlayış henüz oluşamadı ne yazık ki.
Rekolteler arası ciddi kalite ve fiyat farklılıkları, neye göre kime göre belirlendiği bilinmeyen enteresan fiyat politikaları ve spontane gelişen şarap üretimi ve pazarlama teknikleri şarapçılığımızın başlıca sorunlarından.
Kaldı ki, yurtiçinde kalite-fiyat dengesi bu kadar olumsuz olan bir ürünün ihracat pazarında nasıl ve ne kadar yer alabileceği ciddi bir soru işareti.
Bakınız, en basitinden İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki Duty Free Mağazalarında satılan Türk şaraplarının çoğu her nasılsa yurtiçindeki satış fiyatlarının üzerinde. Mağazadaki 2 şarap reyonundan biri Türk şaraplarına diğeri yabancı şaraplara (Fransız, İtalyan, Kaliforniya, Avustralya, İspanya vs)  ayrılmış durumda. Her defasında reyonu inceleyen yabancıların Türk şaraplarına önce bir baktıktan sonra sırtlarını dönüp yabancı şarapları satın aldıklarına şahit olmuşumdur. Adam orada daha ucuza artık markalaşmış bir Barolo dururken fiyatı çok daha pahalı ve kalitesinden emin olamadığı bir Türk şarabını neden alsın?
Ülkemizin önde gelen yedi şarap üreticisi geçtiğimiz yıl bir araya gelip bir platform kurdular ve adına “Wines of Turkey” adını verdiler. Güzel bir çalışma. Platformun başındaki Sn. Taner Öğütoğlu gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında ciddi çalışmalar ve tanıtım faaliyetleri gerçekleştiriyor. Yapılan aktivitelerden anladığımız platformun öncelikli hedefinin yurtdışındaki şarap uzmanlarına Türk şaraplarını tanıtmak ve Türkiye’yi onların ilgi alanlarına çekmek ki temelde bu hedef doğrultusunda aktiviteler gerçekleştirdiler. Kendilerinin turizme de yönelik birtakım düşünceleri ve çalışmaları olduğunu tahmin edebiliyorum, bu bağlamda önümüzdeki dönemlerde platformun Türk şarapçılığımıza olumlu getirisi olacağı inancındayım.
Ancak yine de hükümetin alkollü içecekler üzerine uyguladığı malum politikalardan yılmamak gerekir ve bu politikaların arkasına da sığınmamak gerekir. Tüm şarap üreticilerimizin öncelikli hedefinin fiyat-kalite dengesini global çapta bilinen “gerçekçi” seviyelerde tutturmaları ve sürdürülebilir kalite anlayışını şaraplarına yansıtmaları gerektiğine inanıyorum.

30 Ocak 2011 Pazar

Konyağın meleklerine vergi kondu !

www.sudouest.fr ‘in haberine göre geleneksel Konyak yapımında %3 ila %6 oranında buharlaşma sonucu belli bir hava kirliliği oluşması dolayısıyla Ocak ayı başından itibaren Charente ve Charente-Maritime bölgesinde üretim yapan 4 önemli konyak üreticisinden “hava kirliliği vergisi” alınacakmış.       
Konyağın kalitesine de katkıda bulunan bu organik uçucu bileşen buharlaşarak havaya karışıyor ve buna “meleklerin payı” adı veriliyor.
Konyak üreticileri buna tepki göstererek Maliye ve Çevre Bakanlıklarına itiraz yazıları göndermişler. Tepkilerin bazıları oldukça ilginç, öyle ki “bu yapılanın ineklerin “yellenmeleri veya geğirmeleri” sonucu havayı kirletmelerine benzediğini belirterek,  et veya süt üretiminin ineklerin veya danaların yellenmesi veya geğirmeleri olmadan yapılamayacağı, buna benzer olarak da konyağın bu buharlaşma olmadan üretilemeyeceği” belirtiliyor.
Haberde bu konuda da bir anti-parantez açılarak, sığırların atıklarının ve çıkarttıkları gazla ilgili çalışmaların yapıldığını ve sığırların beslenme alışkanlıklarının değiştirilerek bu gaz emisyonlarını azaltma yoluna gidildiği vurgulanıyor.
Konuya tekrardan dönersek, “meleklerin payı” diye adlandırılan olan buharlaşma, alkolün yani etanolun %3 ila %6 oranında önlemez olarak havaya karışması olarak adlandırılıyor. Yani her yıl meşe fıçılarda bekletilen konyağın %3 ila 6sı buharlaşarak havaya karışıyor. Konyak üretiminde yasalar gereği yıllandırma süresi en az 2,5 yıl olarak belirlenmiş olup, bu süre boyunca konyakta belli bir kayıp oluşuyor. Daha uzun yıllandırmalarda kayıp daha da artıyor…
Hava kirliliği vergisi ödemeleri istenen söz konusu 4 büyük üreticinin yıllık üretimleri boyuca 150 tondan fazla metanoik olmayan organik uçucu bileşeni havaya karıştırdıkları tespit edilmiş.
Konyak üreticilerinin tarafını tutan hukukçular ve bağcılık sendikası temsilcileri bu tip bir verginin haksızlık olduğu ve böyle bir buharlaşmanın konyağın üretim süreci ve kalitesi için gerekli olduğu konusunda hemfikir.
Bu vergilendirmenin şu anda bölgedeki tüm üreticileri etkilemesi bekleniyor ve üreticiler birliği konuya karşı daha yüksek idareler nezdinde çözüm aramaya başlamışlar…

26 Ocak 2011 Çarşamba

Romanée Conti belgeseli...

Efsane Bourgogne şarabı Romanée Conti üzerine muhteşem bir belgesel...

Sevgili Ayhan Güleyen ve Mustafa Çamlıca'ya teşekkürler...

http://bourgogne.france3.fr/evenement/Documentaires/

12 Ocak 2011 Çarşamba

Bayat şarap...

9 Ocak 2011 tarihli Habertürk gazetesinde Muharrem Sarıkaya'nın yazısı:

http://www.haberturk.com/yazarlar/589633-bayat-sarap

Ne günlere kaldığımızın bir başka ironik göstergesi...

30 Aralık 2010 Perşembe

Gusto Dergisi Yılın Şaraplarını Seçti…

Sektör dergileri bir bir yılın şaraplarını açıklamaya başladılar. Bir önceki yazımda bahsettiğim Wine Spectator’dan sonra, ülkemizin şarap – gastronomi dünyasının köklü dergilerinden “Gusto” geleneksel olarak yılın şaraplarını altın – gümüş ve bronz liste halinde yayınladı…
Altın listede beyazlarda Denizli yöresinin üreticisi Pamukkale’ye yer verilmiş ki bence de son yıllarda Pamukkale’nin şaraplarında belli bir kalite artışı var. Kaldı ki, 2010’da ağırladığımız dünyaca ünlü şarap uzmanlarından (Master of Wine) “Oz Clarke” ve “Tim Atkins” favori Türk şarabı olarak “Pamukkale Trio Kırmızı 2007”yi seçmişti. Bunda Pamukkale’nin kalitenin yanında fiyatı da uygun tutmasının rolü çok büyük elbette, zira, şarap uzmanları puanlama yaparken sadece kaliteye değil, şarabın satış fiyatına da büyük önem verirler…
Altın liste’ye giren Doluca Verano Roze de benim bu yıl beğenerek içtiğim Roze şaraplardan biri oldu
Kırmızılarda ise Corvus’tan bir şarap olmasına hiç şaşırmadım; zira Corvus yaptığı sabırlı ve planlı yatırımların karşılığını almaya başladı, listeye belki Corvus Corpus 2006 da girebilirdi…
Altın listedeki bir diğer kırmızı Gülor “G”yi açıkçası hiç içmedim, bir ara içip, tadım notlarını burada paylaşmayı düşünüyorum…
Altın listeye giren son kırmızı Kayra Vintage Öküzgözü 2007 ise, yıl içinde içtiğim iyi “Öküzgözü” şaraplarından birisiydi. Bu şarapta kullanılan “Öküzgözü” üzümü, Elazığ’da “Şükrü Baran” adında bilinçli ve vizyonu olan bir bağcının bağlarından çıktı… Kayra’nın şarap danışmanı “Daniel O’Donnell” ile birlikte Elazığ – Aydıncık’ta özenle ve müthiş bir vizyonla çalışan bağın sahibi “Şükrü Baran”, Öküzgözü üzümüne hak ettiği değeri veren ender bağlardan birini yaratmış… Ancak maalesef bu yıl içinde bu güzel bağların sahibi “Şükrü Baran”ı kaybettik… Mekanı cennet olsun…
ALTIN LİSTE…
Beyaz
-          Pamukkale Anfora Chardonnay Reserve 2007
-          Pamukkale Nodus Chardonnay 2009
Roze
-          Doluca Verano Cabernet Sauvignon – Öküzgözü 2009
Kırmızı
-          Corvus Blend No. 3 2006
-          Gülor ‘G’ Cabernet Sauvignon – Merlot 2007
-          Kayra Vintage Öküzgözü 2007

Gümüş listede beyazlarda yıl içinde birkaç kere tattığım ve çok beğendiğim şaraplar var. Bunların başında “Kavaklıdere Cotes d’Avanos Narince – Chardonnay 2009” geliyor ki, geçtiğimiz günlerde www.erobertparker.com yazarı “Neal Martin” kendi blogu olan http://blog.wine-journal.com ‘da bu şarabı çok beğendiğini açıkladı ve şarabı “value of the year” olarak nitelendirdi.
Yine Kayra Vintage Chardonnay 2009 da özellikle “Sur Lie” yani şarabın kendi tortusu üzerinde üretimiyle başarılı bulduğum beyaz şaraplardan biri. Kavımda sık sık bulundurmaya çalıştığım beyazlardan başında gelir…
Umurbey Sauvignon Blanc 2007 ile İstanbul – Kuzguncuk’ta bulunan ve bana göre İstanbul’un en iyi balık restoranlarından biri “Kosinitza”da tanışmıştım ve oldukça hoşuma gitmişti. Hatta bu şarap beklediğimden daha iyi çıktı bile diyebilirim… Bu arada “Kosinitza” için ayrı bir yazı yazacağım. 2011’in ilk günlerinde mekanın sahibi sevgili İbrahim Bey’e uğrayıp, Akdeniz usulü hazırladığı deniz mahsullerinden tekrar tatmayı planlıyorum…
Rozelerden Turasan Capadoccia Roze 2010 yeni çıkan bir şarap, 2009’u çok iyiydi, bunun da öyle olacağını düşünüyorum, en kısa zamanda alıp tatmak gerek…
Pamukkale’nin Anfora Trio serisi beni her zaman mutlu kılmıştır… Kırmızı, Beyaz, Roze fark etmez, fiyat – kalite dengesi çok iyi bir şarap…
Kırmızılarda Büyülübağ Cabernet Sauvignon Reserve 2007 var ki daha yeni bu şarabın 2005 rekoltesi hakkında tadım notlarımı yazdım. Büyülübağ, Cabernet Sauvignon şaraplarında kalitede belli bir süreklilik sağlamış gibi görünüyor.
Doluca Signium, bilinçli bir projenin ürünü… Doluca bağlarında yılın en iyi üzümlerinin kupajıyla ortaya çıkartılan bir şarap Signium ve her yıl farklı üzümler denenerek en zarif ve kaliteli şarabı ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Signium 2008’te Cabernet Sauvignon, Shiraz, Cabernet Franc ve Merlot kullanılmış. Kompleks, gövdeli ve güçlü bir şarap bu.
Gümüş listedeki Kavaklıdere şaraplarından Pendore Syrah 2008 2010’daki uluslararası yarışmalardan bol ödülle dönen başarılı şaraplarımızdan biri. Türkiye’de son yıllarda artan Shiraz (veya Syrah) potansiyelini bir basamak daha yukarı taşıyan güçlü ve kişilikli bir şarap.
Sevilen’in 900 metre rakımdaki bağlarından ürettiği “900” serisi şaraplarından “Cabernet Sauvignon 2007” de senenin iyi kırmızılarından gerçekten. Yıl içinde içtiğim iyi Cabernet Sauvignon’lardan birisi olarak notlarımda yerini aldı.
Ülkemizin yeni şarap üreticilerinden Urla ve Urlice ile henüz tanışma fırsatı bulamadım. Ancak çok kısa bir süre içinde her iki üreticinin de şaraplarını tatmayı ve keşfetmeyi düşünüyorum. Hayal kırıklığına uğramayacağımdan eminim; zira çok güvendiğim şarap sever dostlardan çok olumlu izlenimler edindim bu üreticiler hakkında. Umarım devamı gelir…
GÜMÜŞ LİSTE…
Beyaz
-          Doluca Karma Chardonnay – Narince 2008
-          Kavaklıdere Cotes d’Avanos Narince – Chardonnay 2009
-          Kavaklıdere Prestige Narince 2008
-          Kayra Vintage Chardonnay 2009
-          Sarafin Chardonnay 2008
-          Umurbey Sauvignon Blanc 2007
Roze
-          Pamukkale Anfora Trio Roze 2008
-          Turasan Capadoccia Roze 2010
Kırmızı
-          Büyülübağ Cabernet Sauvignon Reserve 2007
-          Doluca Signium 2008
-          Kavaklıdere Angora 2009
-          Kavaklıdere Pendore Syrah 2008
-          Pamukkale Nodus Shiraz 2009
-          Sevilen 900 Cabernet Sauvignon 2007
-          Urla Nero d’Avola 2008
-          Urlice Reserve Syrah – Cabernet Sauvignon 2008

Kabarık Bronz listenin beyazlarında Kavaklıdere ön planda. Ben Kavaklıdere’nin Egeo serilerini hep beğenmişimdir, belli bir düzeyi tutturduğuna inanıyorum. Bir Kavaklıdere klasiği olan Selection Narince – Emir ise kaliteden ödün vermeden üretilmeye devam ediliyor.
Beyazı altın listede de yer alan Pamukkale Chardonnay, yine bronz listede bu kez 2009 rekoltesiyle karşımıza çıkıyor. Demek ki, Pamukkale Chardonnay belli bir düzeyi tutturmuş gibi.
Sarafin Sauvignon Blanc konusunda biraz çekincelerim var, zira, burunda iyi ancak damakta zayıf kalan bir Sauvignon Blanc.
Gümüş listede bahsettiğim yeni üreticilerden Urla Şarapçılık Chardonnay ile bronz listeye de girmiş… Umarım piyasada biraz daha yer edinirler.
Bronz listedeki iki rozeyi de içmedim henüz… Vinkara’nın 2010 rekoltesi rozesi ilginç geldi bana…
Bronz liste kırmızılarında ise yine Büyülübağ ve yine Cabernet Sauvignon…
Listedeki yeni ve ilginç üreticilerden biri Chateau Nuzun, Marmara Ereğlisi’nde 2005 ve 2006 yılında oluşturulan bağlardan ilk şarabını 2008de üretti. İşte listeye giren 2008 Syrah bu ilk ürünün eseri. Kutlamak lazım…
Sonuçta ilginç ve geniş bir liste olmuş, piyasaya henüz yeni giren üreticilerin de listede olması çok güzel…
BRONZ LİSTE…
Beyaz
-          Kavaklıdere Ancyra Muscat 2009
-          Kavaklıdere Ancyra Sultaniye 2009
-          Kavaklıdere Egeo Sauvignon Blanc 2009
-          Kavaklıdere Selection Narince – Emir 2008
-          Pamukkale Anfora Chardonnay 2009
-          Sarafin Sauvignon Blanc 2009
-          Turasan Seneler Chardonnay 2009
-          Urla Chardonnay 2009
Roze
-          Sevilen Pink Fume 2009
-          Vinkara Quattro Roze 2010
Kırmızı
-          Büyülübağ Cabernet Sauvignon Reserve 2006
-          Chateau Nuzun Syrah 2008
-          Doluca Karma Merlot – Boğazkere 2008
-          Doluca Kav Öküzgözü – Boğazkere 2008
-          İdol Consensus 2007
-          Kavaklıdere Ancyra Kalecik Karası 2009
-          Pamukkale Anfora Cabernet Sauvignon 2006
-          Pamukkale Nodus Cabernet Sauvignon 2009
-          Sarafin Merlot 2008
-          Sarafin Shiraz 2008
-          Sevilen Centum Syrah 2007
-          Sevilen Majestik Cabernet Franc – Shiraz 2007
-          Turasan Seneler Öküzgözü 2008
-          Umurbey Cabernet Sauvignon – Merlot 2007
-          Villa Doluca Boğazkere – Öküzgözü – Kalecik Karası 2009

Wine Spectator 2010'un en iyi 100 şarabını seçti...

Şarap dünyasının önde gelen dergilerinden Wine Spectator geleneksel olarak her yıl sonunda o yıla ait bir "top 100" listesi yayınlar... Bu yılın listesinde ilk 10'da daha çok Amerika'nın Kaliforniya bölgesi şarapları egemenliğini görüyoruz...
 
 




23 Aralık 2010 Perşembe

Çin şarap pazarından son haberler…

Şarap dünyasında küreselleşme ve şarabın uluslararası pazarlarda dolaşımı benim en çok ilgimi çeken hususlardan biri. Daha önceki yazılarımda genel anlamda şaraptaki küreselleşmeyle ilgili yazmıştım. Şimdi konuyu biraz daha özelleştirerek Çin şarap piyasasının küresel piyasada ne gibi sonuçlara yol açtığını tartışalım.
Yeni süper zenginlerin cirit attığı Çin şu an Bordeaux şarap dünyasının bir numaralı piyasası haline gelmiş durumda.
Şarap dünyasında hemen her gün Çin’de satılan en iyi Bordeaux şaraplarının satış bilgileri hakkında bir haber yayınlanıyor; zira Çin, potansiyel olarak sadece Bordeaux’yu değil dünyadaki diğer tüm şarap üretimi yapan bölge ve ülkeleri de cezbetmiş durumda.
 Örneğin decanter dergisinin bir haberine göre Arjantin’in ünlü şarap bölgesi Mendoza’nın şaraplarını tanıtıp pazarlayan kurum olan ProMendoza, Shanghai’da bir ofis açmaya karar vermiş (http://www.decanter.com/news/wine-news/510711/promendoza-opens-shanghai-office).
Bir başka haber ise Chateau Mouton Rotschild’in Çin’deki potansiyeli de hesaba katarak 2008 rekoltesi etiketinde Çinli sanatçı Xu Lei’nin resmine yer vermesi, pazarda 2008 Mouton Rotschild’lerin kasa fiyatının Ekim ayına oranla Kasım ayında %85.7 artarak 7,898 pounda çıkması.
Haberde ayrıca Mouton’un kardeş firması Lafite’in ise 2010’da 2009’a oranla şarap fiyatlarını %192.5 oranda arttırdığı vurgulanıyor.
Rakamlar inanılmaz boyutlarda, öyle ki, sıradaki haberimizde yazdığı üzere Çinliler sadece etiketteki ota böceğe bakarak bile global şarap fiyatlarında dalgalanmalar yaratabiliyor. Şişe etiketlerinde gemi ve dragon olan Chateau Beychevelle bundan en iyi istifade eden şarap üreticilerinden.
Çin’in küresel anlamda şarap fiyatlarını etkilediği bir gerçek, buna ek olarak Hong Kong son yıllarda dünyanın en hızlı gelişen şarap pazarlarından biri oldu. Nedeni ise çok basit: Şarap üstünden alınan tüm vergiler 2006’da %80 iken, 2007’de %40’a, 2008’de ise 0’a (yanlış okumadınız yazıyla “sıfır”) indirildi. Hong Kong’da 2010 Ocak ayından Eylül’e kadar 600 milyon dolarlık şarap ithalatı yapılmış.
Hong Kong şarap piyasası Londra’yı geride bırakıp New York’tan sonra dünyanın en büyük şarap müzayede pazarı haline gelmiş durumda. Hatta dünyanın en önemli müzayede şirketi Sotheby’s Hong Kong pazarında zirve yapmış durumda. Öyle ki, geçtiğimiz Ekim ayında Sotheby’s Hong Kong şarap müzayedesinde 3 adet “Chateau Lafite-Rotschild” 1869 rekoltesi şarap, rekor fiyata şişesi 230,000 Amerikan Dolarından satıldı. Şarapları satın alan ismi açıklanmayan bir Çinli elbette.
Anlayacağınız adamlar inanılmaz boyutlarda para saçıyorlar özellikle de büyük Bordeaux şaraplarına. Şarap dünyasında artık ilginç bir soru sorulmaya da başlandı bile: “Peki bu şarapları hiç içen olacak mı?”… Kimileri evet içen mutlaka olur diyor… kimileri ise artık bunun küresel boyutta bir yatırım aracı haline geldiğini ve bazı şarapların içilememe riski taşıdığına inanıyorlar ki – açıkçası ben de bu görüşe katılıyorum…
Bu arada Hong Kong’da ayrıca her yıl şarap fuarı da düzenleniyor ki bilemiyorum bizim şarap üreticilerimiz bu fuara katılıyorlar mı…

22 Aralık 2010 Çarşamba

La Winery – Bordeaux…

Daha önceki yazılarımda gerek “gastro-turizm”den gerekse de Bordeaux’da Medoc dönüşü uğradığım “La Winery”den bahsetmiştim…
Fransa’da “Best of Wine Tourism” ödülü alan bir yatırım olan “La Winery”, Medoc’tan Bordeaux’ya dönüşte D1 yolu üzerinde Arsac civarlarında yer alıyor. Bordeaux’ya yaklaşık 20 – 25 km mesafede.
“Philippe Raoux” adında bir bağcı ve şarap tüccarı şarap ve gastro-turizm adına 12 milyon Euro’yu 26 hektar üzerine kurulu bu alana yatırmış… Chateau d’Arsac’ın da sahibi olan “Philippe Raoux” Mart 2007’de “la Winery”nin kapılarını açmış şarap dünyasına.
Hedef kitle tabi ki en başta bölgeye gelen Amerikalılar zira yatırımın tarzı direk Amerikalılara hitap ediyor. Amerikan stili bir avant-garde bina, içinde 40binden fazla şişe barındıran 1000 metrekare alana kurulu dev şarap mağazası, konferansların, sinema ve benzeri gösterilerin düzenlendiği kapalı bir amfitiyatro, çocuk parkı, piknik alanları, sürekli aktif olan bir modern sanat sergi salonu, kaliteli bir restoran ve tadım odalarının bulunduğu bir yer burası.
Açılalı yaklaşık 3,5 yıl olmasına rağmen halen ayakta durabiliyor ve bölgeye gelen turistlerin uğrak yeri olmuş durumda. Şişe açtırmadan uygun fiyatlara kadehten şarap içmeyi sevenler için gerçekten ideal bir yer… Enfes bir Alsace Riesling’ine birkaç Euro vererek ben de kadehten içme geleneğine katkıda bulunuyorum…
Şişe fiyatları da 3-4 Euro’dan başlayıp birkaç bin Euro’ya kadar çıkıyor ki seçenekler inanılmaz boyutlarda… 1001 çeşit şarabı tek tek veya toptan alabiliyorsunuz… Aynı zamanda web sitesinden online sipariş etmek de mümkün.
Bir şarap sever olarak imrenerek gezdiğim bu yatırım karşısında ne yazık ki içinde bulunduğumuz şartları göz önünde bulundurursak böyle bir yeri Türkiye’de ancak hayal edebiliriz diye düşünüyorum…

Wine Library TV...

Amerikalılar her konuda olduğu gibi şarap konusunda da pazarlama teknik ve taktiklerini ileri seviyelere ulaştırmış durumdalar...

Yakın zamanda keşfettiğim ve ilgiyle takip ettiğim bir web sitesi var:  tv.winelibrary.com

New Jersey'de yer alan "Wine Library" adında devasa şarap mağazasının Operasyonlardan Sorumlu Müdürü "Gary Vaynerchuk" eğlenceli bir anlatım tarzıyla mağazada satışa sunulan şarapları tadarak yorumlarda bulunuyor ve puanlıyor...

Eski bölümlerinde "Jancis Robinson" gibi uzmanların da katıldığını gördüğüm tv.winelibrary.com 2006'nın başından beri bine yakın bölümüyle tüm dünyadan yüzlerce çeşit şarap hakkında (nedense Türk şarapları hariç) ilginç bilgiler veriyor...

En büyük şarap kadehi & Müslüman şarap dünyası…

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta düzenlenen şarap festivalinde dünyanın en büyük şarap kadehi (2,4 m yükseklik x 1,65 m genişlik) görücüye çıkmış ve Guinness Rekorlar kitabına girmiş…
Geçen gece televizyonda bir haber kanalında gördüğüm bu haberde ilgimi çeken devasa kadehten çok Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bir şarap festivali yapılması oldu. Hatta aynı haberi internette okuduğum kadarıyla Lübnan’ın ürettiği şarapların yarısını ihraç eden bir ülke olduğunu da öğrendim ki buna pek de şaşırmadım doğrusu…
Şahsen işim gereği sık sık yaptığım Ortadoğu gezilerimde karşıma çıktıkça Lübnan’ın köklü şarap üreticilerinden “Chateau Ksara” içmeye çalışırım. Aynı zamanda “arak” yani rakı da üreten bu üretici beni nadiren hayal kırıklığına uğratmıştır… Meysemsi aromaları ön plana çıkan dengeli şarapları vardır...
Her ne kadar üretimin ağırlığı gayrimüslimlerin elinde olsa da Lübnan’da üretilen şaraplar başta Fransa olmak üzere yurtdışı pazarlarda alıcı bulabiliyor. Lübnan şarap pazarında esas payın Fransızlar olduğu bir gerçek. Gerekli her tür desteği Fransızlardan alıyorlar - tıpkı kaderleri aynı şekilde kesişen Cezayir ve Fas şarapları gibi…
Kuzey Afrika’da antik dönemde hüküm süren Kartacalılardan beri şarap yapılıyor. Potansiyeli en yüksek şaraplar Fas’ta üretilmekle birlikte, en ciddi yatırımlar da gene Fas’ta yapılıyor. Fransızlardan bağımsızlıklarını kazandıktan sonra devletçi bir yapıya bürünen Cezayir’de de 20.yüzyılın son çeyreğinde yaşanan radikal İslamcı terör olaylarına rağmen şarap yatırımları hız kesmedi. Bundan 3-4 yıl önce sık sık ziyaret ettiğim Cezayir’de özellikle “Medea”, “Mascara” ve “Tlemcen” bölgelerinde üretilen ilginç şaraplar içmiştim.
 Dikkati çeken en önemli unsur, Fransızların bölgeye ilk yerleşmelerini müteakip “apelasyon” sistemi kurmuş olmaları. Şu anda Fas’ta, Cezayir’de ve Tunus’ta “Appelation d’Origine Garantie” ve “Appelation d’Origine Controlée” statülerine bağlı olarak üretim kontrol altında tutuluyor. Ayrıca her üç ülkede de şarap üretimini kontrol etmek, üreticilerin satış ve pazarlamasına destek olmak amacıyla devlet destekli “ulusal şarap ve bağcılık teşekkülleri” kurulmuş ve yıllık planlar dahilinde hareket ediyorlar.
 Devlet bir yandan şarap ve bağcılıkla ilgili teşekkülleri şarapçılığın gelişmesi için desteklerken, bir yandan da turizmin tanıtımında da ülke şarapçılığını ön plana çıkarıyorlar. Bütün bunlar olurken, üreticiler de gerek yerel gerekse de ulusal bazda pazarlama ve satış aktivitelerini geliştirmek için kooperatifler kurmuşlar.  
Geçen sene ülkemizin önde gelen şarap üreticilerinden birinin şarap direktörüyle yaptığım bir görüşmede, kendisiyle Türk şaraplarının ihraç payının bu koşullarda artmasının zorluğu konusunda konuşmuştum. Bana söylediği bir şey ilginçti; “sonuçta, Türkiye Müslüman bir ülke ve dışarıya içki pazarlamak zor”. Açıkçası, böyle bir görüşe katılmak mümkün değil aslında. Ben Türkiye’nin potansiyeli oldukça yüksek kaliteli şaraplar üreterek “sadece” Müslüman bir ülke olmasının bile yurtdışı pazarlarda şansını artırdığına inanıyorum.
Yukarıda da bahsettiğim üzere, Akdeniz havzasında Kuzey Afrika’da Fas, Cezayir, Tunus’ta ciddi şarap yatırımları var. Örneğin Fransa’nın en ünlü şarap yatırımcılarından Bernard Magrez’nin Fas’ın “Guerrouane” bölgesinde sahibi olduğu bir şarap yatırımı var (Kahina)… Fransa’da sahibi olduğu onlarca şarap yatırımının yanında Şili, Uruguay, Arjantin, Kaliforniya ve hatta Japonya’da bile yatırımları olan Magrez, Fas’ta da bir yatırım yapmayı fazla görmemiş…
Bugün Michelin yıldızlı şeflerin çoğu Dubai, Abu Dhabi ve Bahreyn gibi yerlerde artan ihtiyacı karşılamak üzere ciddi restoran yatırımlarına girmiş durumdalar. Dubai havaalanı “Duty Free” mağazalarında Uzakdoğu ve Avrupa arasında mekik dokuyan “Super Tuscan”ları ve “Premier Grand Cru Classé”leri görebilirsiniz.
İş icabı bulunduğum ve şu an bu satırları yazdığım Arap yarımadasının en güneybatısı Umman’da ağırlık Avustralya ve Güney Afrika şaraplarında olmakla birlikte, piyasada orta kalite İspanyol, İtalyan, Şili şarapları ile yine orta-üst kalite Fransız şarapları da bulunuyor. Ben genelde, başkent Muscat havaalanından şampanya almayı tercih ediyorum, zira İstanbul’daki her iki havaalanında da ne hikmetse (!) akıl mantık almayan fiyatlarla karşılaşıyorum çoğu zaman… Şehir içi restoran fiyatları da bu arada İstanbul’a oranla çok uygun kalıyor… onu da anlamak mümkün değil… geçen gün bulunduğum şehirdeki “nadir” içkili restoranlardan birinde bir kadeh Güney Afrika şarabına – ki şarap fena değildi – 1 Oman Riali (yani yaklaşık 4 TL) ödedim. Türkiye’de bu fiyata artık bira bile içemiyorsunuz…
Konumuzun özüne dönersek, her üründe olduğu gibi şarapta da uluslararası pazarlarda tanıtımda süreklilik ve marka bilinirliği sağlamak çok önemli. Bugün Avrupa’da bile birçok insan Türkiye’de şarap üretimi yapıldığından haberdar değildir mutlaka. Hâlbuki Türkiye’ye geldiklerinde iyi bir restoranda bir Türk şarabı içtiklerinde şaşırıyor ve fikirleri değişiyor. Bir önceki yazımda bahsettiğim Chateau Carbonnieux’deki rehberimiz İstanbul’a geldiğinde oldukça kaliteli Türk şarapları içtiğinden bahsetti ki biz buna şaşırmadık elbette…
Aslında beni esas şaşırtan şey elimizdeki potansiyeli kullanamamak ve kendimizi yeterince yurtdışı pazarlarda tanıtamamak. Kaldı ki bunun için illa ki pazarlama stratejisini yurtdışı üzerinden gerçekleştirmeye gerek yok... yani demek istediğim, yurt içinde de yaptığınız aktiviteler yurtdışında yankı bulabilir – tıpkı Lübnan’da yapılan şarap festivalinde rekor kıran kadeh gibi veya geçen sene ülkemizi ziyaret eden “Masters of Wine” veya “Jancis Robinson” gibi -. Önemli olan bunlarda bir süreklilik yaratmak ve insanlarda “Türk şarabı” üzerine belli bir marka bilinirliği yaratmak.
Geçtiğimiz Eylül ayında şarap üzerine son yapmış olduğum yaklaşık 2 hafta süren Fransa turunda şarap dünyasında yer alan pazarlamadan müşteri ilişkilerine, satıştan insan kaynaklarına kadar uzanan sürecin ülkemize oranla oldukça gelişmiş boyutlarda olduğunu gözlemledim…
Bu konuda sağlam adımlar atmak lazım. Her ne kadar temelde bu tip işler ciddi oranda devlet desteği alarak yürüse de (örneğin geçenlerde Kayra Wine Center’da çıkan yazıda belirtildiği üzere Arjantin Devleti şarabı milli içki ilan etmiş), sektördeki firmaların konuya daha kalıcı ve planlı çözümler üretmesi şart…

“Geleneksel Yöntem” ile Köpüklü Şarap…

Saumur’deki  köpüklü şarap üreticisi “Louis de Grenelle” bize köpüklü şaraplarını “champagne” bölgşişedeesinde de kullanılan “geleneksel yöntem” ile ürettiklerini anlattı.
Köpüklü şarap üretiminde geleneksel yöntemde ilk fermantasyon ve şişelemeden sonra şişeye Fransızca “liqueur de tirage” denilen “biraz maya ve şeker” ekleniyor. Bu şekilde şişe içerisinde ikinci fermantasyon gerçekleştiriliyor. Maya yardımı ile şeker yavaşça alkole dönüşürken, şarabın içinde çözülen karbondioksit kabarcıkları oluşturmaya başlıyor.
Geleneksel yöntemde, ikinci fermantasyon sırasında şişenin ağzı içi plastik olan bir kapak ile kapalı tutuluyor ve şişe şarabın olgunlaşması sonrasında mayadan oluşan tortunun (Fransızca “lie”) ortadan kaldırılması için İngilizce “riddling” Fransızca “remuage” denilen bir sürece tabi tutuluyor.
Louis de Grenelle, şişedeki ikinci fermantasyon sonrası olgunlaşma süresini Brut’lerde 18 ay, Grand Cuvée’lerde ise 36 ay olarak yaptığını söylüyor ki, bu iyi bir şampanya ile eşdeğer bir süre aslında.
Türkçesini bir türlü bulamadığım “Riddling” veya “remuage” meselesine gelince, olgunlaşma süresi sonunda şişeler “pupitre” denilen özel ahşap standlara (rack) alınıyor. Yaklaşık 45 derece açıyla bu “pupitre”ler içerisinde tutuluyor ve belli aralıklarla hafif sallanarak belli oranda şişeler çevriliyor. Şişelerin teker teker hafif sallanarak çevrilmesi mayalanmadan kalan tortuların şişenin ağzında birikmesine neden oluyor ve bu işlem birkaç hafta kadar tüm tortuların şişenin ağzında birikmesine kadar devam ediyor. Bu işlem aslında elle yapılsa da, binlerce şişeyi elle çevirmek yerine, “riddling” için özel geliştirilmiş “gyropallet” denilen bir makineye geçmiş “Louis de Grenelle”. Riddling
Riddling süreci sonunda ise şişenin ağzındaki tıpa üstünde biriken tortuları almak için şişenin tortu biriken ağız kısmını çok ani olarak -27 derecede aşırı soğuk bir havuza koyuyorlar ve tüm tortuların şişenin tapasına yapışarak donmasını sağlıyorlar. Bu işleme İngilizce “disgorging” Fransızca “Dégorgement” deniliyor. Tapanın iç tarafının plastik oluşu bu aşırı soğuma sırasında tortuların direk tıpaya yapışmasını sağlıyor.
“Disgorging” işleminden hemen sonra şişeyi mantarlamadan önce ise üretilmek istenilen şarabın “extra brut”, “brut”, “sec” veya “demi-sec” olmasına karar vermek için içine belli oranlarda “liqueur de dosage” yani tatlandırıcı ile çok çok az oranda koruyucu yani “sulfur dioksit” ekleniyor. Bu tatlandırıcı aslında belli miktarda şarap ve şekerden başka bir şey değil.
Bu sürecin sonunda da nihayet, şişemiz mantarlanıyor ve köpüklü şaraplara özgü metal kafesi takılıyor...

Kadehte “büyük şaraplar”…

Geçtiğimiz son 2 haftayı Fransa’da Loire Vadisi ve Bordeaux’da geçirdim. 2 hafta boyunca onlarca değişik şarap tattım, birçok bağı ve şarap üreticisini gezme fırsatı buldum.
Dolu dolu şarap kokan bu gezimle ilgili çeşitli değerlendirmelerimi değişik yazılarda aktaracağım.
Bu yazımda, Bordeaux’da beni oldukça etkileyen bir girişimden bahsetmek istiyorum.
Chateau Margaux, Mouton Rotschild, Haut-Brion, d’Yquem, Cheval Blanc, Ausone, Latour, Lafite Rotschild, Palmer, Pichon Longeville Comtesse de Lalande, Figeac, Cos d’Estournel, Angelus, Carbonnieux…
Hepsi tanıdık, şarap dünyasının en büyük Bordeaux’ları ve en pahalıları değil mi?
İşte bu şarapları ve daha nice diğer ünlü ve kaliteli Bordeaux şaraplarını kadehte içebileceğiniz bir yer keşfettim Bordeaux’da…
“Max Bordeaux”, bu en ünlü 48 “Grand Cru” Bordeaux şarabını kadehte içebileceğiniz dünyadaki tek yer.
Bordeaux’nun ünlü opera binasına oldukça yakın, “Cours de l’Intendance, no. 14”te yer alan bu mekan, bu büyük şarapları 2,5 cl, 5 cl ve 10 cl ölçülerinde özel Enomatik makinelerden otomatik olarak kadehinize servis ediyor.
Yapmanız gereken şey, içeri girdiğinizde kasadan çipli bir kart alıp (kart ücreti 3 € depozitolu, kartı iade ettiğinizde 3 € ücreti de iade ediyorlar), karta en az 25 € yükleme yaptırmak. Kartı makineye yerleştirdiğinizde siz istediğiniz şarap için istediğiniz ölçüyü seçiyor, ölçü düğmesine basıyor ve şarabın kadehinize dökülmesini seyrediyorsunuz.
Şaraplar pahalı olduğundan, genel olarak tadım için ideal ölçüde olan 2,5 cl tadım ölçüsünü tercih ettim ben. 2,5 cl tadım ölçüsü fiyatları 1 € ile 30 € arasında değişiyor. Her şarap için İngilizce ve Fransızca olarak ayrı bilgilendirme metinleri var makinelerin altında, alıp okuyabiliyor, şarap hakkında daha fazla bilgi sahibi olabiliyorsunuz.
Kadehte tadım yapabileceğiniz şaraplar içinde Margaux, Lafite, Mouton, Cheval Blanc, Latour vs gibi şarapların “second vin” denilen, ikinci şarapları da bulunuyor. Bunların tadım fiyatları daha uygun elbette.
Genel olarak sadece 2004 ve 2006 rekoltelerine konsantre olmuş bir yer burası. Bu rekolteleri şimdi içmek belki bu büyük şaraplar için erken sayılabilir elbette ancak, yine de, kanımca bu tarz şarapları en azından tadarak genel olarak bir fikir sahibi olmak, şarapların derinliğini, dokusunu, şu anda içerdiği aromaları algılamak güzel ve hoş bir duygu.
“http://maxbordeaux.com” adresinden bu mekanla ilgili daha detaylı bilgileri, ilgili şarapların kadeh fiyatlarını ve şişe fiyatlarını da bulabilirsiniz.
Ben hemen hemen tüm şaraplardan tatmaya çalıştım, 2,5 cl tadım fiyatı 30 € olan Chateau Ausone dışında diğer tüm büyük şarapları, ikinci ürünlerini ve alternatif diğer Bordeaux Grand Cru’lerini tattım. Velhasıl, beni gerçekten etkileyen şarap ise 2004 Chateau d’Yquem oldu ki (2,5 cl tadımı 10 €) inanılmaz yoğunlukta gerçekten bambaşka bir şarap Chateau d’Yquem.
Ne diyelim… umarım ülkemizde de böyle girişimler olur da, insanların keyifle şarap içebileceği ve şarap kültürüne katkıda bulunan alternatif yerler oluşur.